Abstract
<jats:p>This chapter examines hybrid warfare, a growing threat to the contemporary security landscape, and its implications for classical warfare understanding and, in particular, for Democratic Peace Theory. While traditional warfare tactics are generally focused on interstate military operations, hybrid warfare is explored as a multi-layered strategy incorporating military force along with cyberattacks, disinformation, economic pressure, propaganda, and the use of various actors. This has transformed warfare into a struggle waged not only on the battlefield but also in the information realm, in societal perceptions, and in economic systems. The chapter begins by addressing the theoretical background and development of hybrid warfare theories in the literature. Frank G. Hoffman's approach, in particular, discusses warfare as a multi-dimensional strategy combining conventional and interconnected elements. Furthermore, the chapter analyzes how hybrid threats deepen vulnerabilities in democratic societies, such as social polarization, institutional distrust, and information disruptions. Finally, the study comparatively examines the cases of Estonia and Poland in evaluating the responses of democratic systems to hybrid threats. This comparison demonstrates that the impact of hybrid warfare depends both on the behavior of the aggressor actors and on the institutional transparency, level of social trust, and degree of internalization of democratic norms within the target society. Consequently, the chapter argues for a reinterpretation of democratic peace theory in the context of ‘democratic resistance’ following hybrid warfare. Kitabın bu bölümü, çağdaş güvenlik ortamının en büyük tehditlerinden olan ve gün geçtikçe yaygınlaşan hibrit savaşın, klasik savaş anlayışı ve özellikle Demokratik Barış Teorisi üzerindeki etkilerini incelemektedir. Geleneksel savaş taktikleri incelendiğinde bu taktiklerin genellikle devletler arası askeri çatışmalara odaklandığı görülürken, hibrit savaş askeri güçle birlikte siber saldırılar, dezenformasyon, ekonomik baskı, propaganda ve vekil aktörlerin kullanımı gibi çok katmanlı araçları incelemektedir. Bu durum savaşın hem cephede hem de bilgi alanında, toplumsal algılarda ve ekonomik sistemlerde yürütülen bir mücadeleye dönüşmesine yol açmıştır. Bölümde öncelikle hibrit savaş kavramının teorik arka ve literatürdeki gelişimi ele alınmaktadır. Özellikle Frank G. Hoffman’ın yaklaşımı çerçevesinde savaşın konvansiyonel ve düzensiz unsurların birleştiği çok boyutlu bir strateji haline geldiği tartışılmaktadır. Ardından hibrit tehditlerin demokratik toplumlarda toplumsal kutuplaşma, kurumsal güvensizlik ve bilgi manipülasyonu gibi kırılganlıkları nasıl derinleştirdiği analiz edilmektedir. Çalışma ayrıca hibrit tehditlere karşı demokratik sistemlerin dayanıklılığını değerlendirirken Estonya ve Polonya örneklerini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Bu karşılaştırma, hibrit savaşın etkisinin hem saldırgan aktörlerin kapasitesine bağlı olduğunu hem de hedef toplumların kurumsal şeffaflığına, toplumsal güven düzeyine ve demokratik normların içselleştirilme derecesine bağlı olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bölüm, demokratik barış teorisinin hibrit savaş çağında ‘demokratik direnç’ kavramı ile yeniden yorumlanması gerektiğini savunmaktadır.</jats:p>